Kopegim.Gen.TR

Köpek Dostları Yardımlaşma Platformu

You are here:

Prof.Dr.Tamer Dodurka



Kuduzla Nasıl Mücadele Edilmez

E-posta Yazdır PDF

Dünyada, 80′den fazla ülkede salgın olarak kabul edilen kuduz hastalığı nedeniyle her yıl yaklaşık 55 bin insan can veriyor. Ölüm listesinde başı Afrika ve Asya çekiyor. Gelişmiş ülkeler ise çok daha fazla yaban ve evcil hayvan varlıklarına sahip olmalarına rağmen yavaş yavaş bu hastalığı eradike ediyorlar ve böylece kuduzsuz ülkeler listesi uzuyor. Örneğin 10 sene evvel sadece ada ülkeleri kuduzsuz olarak kabul edilirken, bu gün uygun aşılama ve veteriner halk sağlığı hizmetleri sayesinde bazı gelişmiş ülkelerle birlikte komşumuz Yunanistan da kuduzsuz ülkeler listesine girmeyi başarmış durumdadır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nın 2005 Yılı resmi rakamlarına göre, ülkemizde toplam 193 kuduz olgusu saptanmıştır. Bu rakamın 11′i yaban, 182’sini ise evcil hayvanlar oluştururken hiçbir insanda kuduz görülmemiştir. ( Bknz. TABLO)

Tablo:WHO Verilerine Göre 2005 Yılında Avrupa Ülkelerinde Kuduz Olguları:

 ÜLKE  TOPLAM  YABAN  EVCİL  İNSAN
RUSYA 3087 1306 1773 4
UKRAYNA 2113 959 1152 0
LİTVANYA 1652 1312 340 0
BEYAZ RUSYA 591 442 149 0
HIRVATİSTAN 557 525 32 0
ROMANYA 530 354 176 0
ESTONYA 266 229 37 0
TÜRKİYE 193 11 182 0
POLONYA 138 98 36 0
ALMANYA 63 41 18 4
SIRBİSTAN 50 46 4 0
SLOVAKYA 50 46 4 0
BOSNA HERSEK 36 30 6 0
MACARİSTAN 9 7 2 0
BULGARİSTAN 8 4 4 0
FRANSA 3 3 0 0
SLOVENYA 3 3 0 0
HOLLANDA 2 2 0 0
ARNAVUTLUK 2 2 0 0
ÇEK CUMHURİYETİ 1 1 0 0
İSPANYA 1 0 1 0
İNGİLTERE 1 0 0 1
TOPLAM 9830 5806 3980 9

2005 yılında kuduz görülmeyen Avrupa ülkeleri: Portekiz, İsviçre, İsveç, Norveç, Lüksemburg, İtalya, İrlanda,İzlanda, Yunanistan, Belçika, Finlandiya

- Ülkemizde kuduz vaka sayısı bu kadar azken neden aşılara büyük paralar harcanıyor?

- WHO rakamlarına göre, dünyada kuduz görülen ülkeler listesindeki yerimiz üst sıralarda değildir. Ancak, aşı tüketimine göz attığımızda yerimizin üstlerde olduğunu görüyoruz. Bu orantısızlık ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Acaba bizlere çoğu kez gereksiz yere mi aşı yaptırılıyor? Elbette, aşının önemini ve gerekliliğini yadsıyacak değiliz, ancak halkımızın panik içersinde ve gereksiz yere aşıya koşuyor olmasını da doğru bulmuyoruz. Her yıl binlerce insan aşı olmak için sağlık merkezlerine başvuruyor. Rakamlarla ifade edersek, yılda ortalama 100 bin civarındaki “ısırık vakası” kuduz şüpheli olarak kabul edilerek aşı uygulanıyor. 2005 yılında ise bu rakam 150 bine ulaşmıştır. Böylece “ithal aşının” ülkemize olan maliyeti trilyonlara ulaşıyor. Bu maliyet için kimi birkaç trilyon diyor, kimi ise 10 trilyondan fazla diyor. Ancak, rakam ne olursa olsun ciddi ekonomik kayıplara uğradığımız ve aşı firmalarına kazandırdığımız su götürmez bir gerçektir. “Rüyanda bile ısırılsan hemen aşıya koşacaksın” diyen bir toplumda insanları panik halde aşıya sevk etmek hiç de zor değildir. Böylece sahibinin gözetimi olmaksızın evden dışarı çıkmayan, dolayısıyla kuduz bir hayvanla teması olmayan, aşılı köpekleri tarafından bir şekilde ısırılıp aşıya koşanların sayısı az değildir. O halde, bu rakamları düşürmede en önemli adım koruyucu veteriner hizmetlerindeki kalitenin artırılması ve gereksiz panikleri önlemek için söz konusu hastalığın halkımız tarafından iyice tanınmasıdır.

- Neden kuduzla başa çıkamıyoruz?

- Ülkemizde kuduzla mücadele ilk defa insan aşısı uygulamaya başladığımız yıl olan 1887′ den bu yana devam ediliyor ( Bilindiği gibi dünyada kuduz aşısı ilk defa 1885 yılında Pasteur tarafından üretilmiştir. 1886 yılında, II.Abdülhamit tarafından Dr. Zoeros Paşa başkanlığında veteriner cerrahi hocası olan Baytar Yarbay Hüseyin Hüsnü Bey ve zooloji hocası olan Yarbay Hüseyin Remzi Bey’den oluşan ekip, bu aşıyı ülkemize kazandırmak üzere Fransa’ya gönderilmiştir. Ekip uzun süre Paris’te çalışmalarını sürdürmüş ve 1886 yılı sonunda ülkeye dönerek aşı üretimi için faaliyetlerine başlamış ve nihayet 1887 yılında kuduz aşısı -dünyanın birçok ülkesinden daha önce- ülkemizde üretilmeye başlanmıştır ).

Peki 120 yıl önce kuduz konusunda bir hayli ileri durumda olan ülkemizde neden hala bu hastalığın üstesinden gelinememektedir? Bu konuda hemen, en kolaycı ve en sığ yanıt olarak “sokak köpeklerin yok edilmediği için” diyenler vardır. İlk önce bu iddiayı irdeleyelim ve daha sonra gerçek nedenlerden bahsedelim.

- Kuduzun suçlusu, sorumlusu başıboş köpekler midir?

- Sokak hayvanları veya kırsal bölgelerdeki sahipli köpekler genellikle kudurarak şehre inen ve kuduz yayılmasında esas sorumluluğu olan “tilki” gibi yabani hayvanlarla ilk karşılaşan hayvanlardır. Bu köpekler bölgelerini, sürü hayvanlarını ve insanları koruma güdüsüyle bu hayvanlara saldırınca ısırılarak kuduz virüsünü alırlar. Böylelikle kuduzun insanlara taşınmasına aracılık ederler.

Aslına bakarsanız kuduzun suçlusu, yaban hayvanlarından koruyamadığımız sokak hayvanları değil mevcut sistemdir. Bu hastalığı kentlere taşıyan yaban hayvanlarını ve yaban hayvanlarındaki kuduzu engellemek için hemen hemen hiçbir çaba sarf etmeyen idarelerdir. Yaban hayvanlarında kuduz engellenirse, bulaşma zinciri daha başından kopar ve kuduz virüsü köpeklere de insanlara da ulaşmaz. Yakın bir tarihe kadar gelişmiş ülkelerde kol gezen yaban hayvanı kuduzu yine bu ülkelerde yapılan çalışmalar sayesinde neredeyse yok edilmiştir. O halde, işin özü yaban kuduzunun engellenmesinde yatmaktadır.

2005 yılında ülkemizdeki yaban hayvan kuduz sayısı 11 olarak bildirilmiştir. Bu rakamı gerçekçi bulmuyor ve daha yüksek olduğunu tahmin ediyorum. Bırakın ülkemizde kuduz hayvan sayısını doğru olarak saptamayı, yaban hayvan sayısının dahi doğru olarak sayıldığı şüphe götürmektedir. Kuduzla mücadeleden sorumlu olanlar bir araya geldiğinde çözüm için önerilenlerin başında hayvanların itlafı gelir. Yanlış da değildir. Tabi ki, sokaktakileri yok etmek yetmez, yabandakileri de yok etmemiz gerekir. Böylece kuduz bir süreliğine olsun engellenmiş olabilir de… Ama kara sınırları bu kadar uzun olan bir ülkeye civar ülkelerden giren hayvanlara engel olamayacağımız gibi, yüksek duvarlarla çevrili olmayan şehirlerimize de kırsal bölgeden hayvan girişine engel olunamaz. Anlayacağınız bu yöntemle kuduzun kökü kazılamaz. Sahipsiz hayvanlar için yapılması gereken şey tamamının kayıt altına alınıp aşılanması ve kısırlaştırılarak üremelerinin kontrol altına alınmasıdır.

Avrupa ülkelerinde 1989 yılından beri 90 milyondan daha fazla aşı paletlerinin geniş alanlara dağıtılması suretiyle “yaban hayvan kuduzu”nda çok önemli gerilemeler sağlanmıştır. Kanada, Amerika, Brezilya, Güney Kore gibi yüksek sayıda köpek kuduzu bildirilen ülkelerde de yaban hayvanlarına yönelik çalışmalar sayesinde köpek kuduzunda çok bariz azalma izlenmektedir.

Yayınladığımız tabloya göz attığımızda, sokaklarında sahipsiz köpeklere rastlayabildiğimiz, anacak koruyucu veteriner hekim hizmetlerinde kalitenin yüksek olduğu İtalya, Yunanistan gibi Akdeniz ülkelerinde 2005 yılında hiçbir köpekte kuduz vakasına rastlanılmamıştır. O halde, kuduz nedeniyle suçun sahipsiz köpeklerde değil, yaban kuduzuyla mücadele edemeyen, köpeklerin kontrolsüz çoğalmasını engellemeyen, mevcutları kayıt altına alamayan ve dolayısıyla bu köpeklerin aşılanmasını beceremeyen ve bu konuda yetkili merci olan belediye veteriner işleri müdürlüklerini lav eden, bulaşıcı hastalıklarla mücadeleyi tarımcıların eline bırakan, koruyucu veteriner hekim hizmetlerini uygulatmayan sistemde aranması daha doğru değil midir?

Kaynaklar tekelci aşı firmalarına akıyor  

- Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de mi “militan” hayvan korumacı?

Dünya Sağlık Teşkilatı’(WHO)nın itlaf ve çözüm konusundaki önerilerine göz atalım:

» Köpeklerde kitlesel aşılama kampanyaları (hem ağız yoluyla hem de enjeksiyonla)

» Köpek popülasyonunun idaresi ve köpek hareketlerinin kontrolü, kısırlaştırmayla bu popülasyonunun dengeli olarak azaltılması,

» Halk sağlığı eğitim stratejileri,

» Ağızdan aşılamalarla yaban kuduzunun kontrolü,

WHO’ya göre; “Köpekleri yok etmenin kuduz kontrolünde tek başına herhangi bir etkisi olmadığı gibi, köpek popülasyonunu azalttığına dair de hiç bir delil yoktur. Popülasyondaki köpek sayısı azaltıldığında, doğum ve yaşama kabiliyeti artacağı için eksilen köpeklerin yeri kısa sürede doldurulur. “Köpek kuduzu”nun kontrolünde kitlesel aşılama kampanyaları en etkili yöntemdir. Yüzde 70 veya daha yüksek oranda aşılamayla birlikte, iyi düzenlenmiş eğitim kampanyaları, sektörler arası işbirliği ve toplumunda katkısıyla kapsamlı stratejiler oluşturulabilir. Kuduz kontrol faaliyetleri diğer halk sağlığı çalışmalarıyla (örneğin verem aşılamaları) birlikte yürütülürse insan, materyal ve finans kaynakları daha akılcı kullanılabilir”.

Ülkemizde, WHO önerilerinin hangisi layıkıyla uygulanmış da başarı sağlanamamıştır? Ya da soruyu şöyle sorarsak: Bunları hangi veteriner teşkilatı ve kadrosuyla uygulayabilirdik? Tarımın gölgesinde kalmış teşkilat yapısıyla, mühendisler tarafından yönetilen tarım müdürlüklerinde çalışan birkaç veteriner hekimle mi?

Bunları anlatan veteriner hekimler meslek şovenizmiyle suçlandılar. Kendi sorumluluklarını görmezden gelerek, kendi beceriksizliklerini gizleyebilmek için suçu kolayca sokak köpeklerinin üzerine atanların karşılarına ise hayvan korumacılar ve hayvan hakları savunucuları dikildi. Bu kez de hayvan korumacılar ‘militanlıkla’, ‘fanatizmle’ suçlandı. Ama kendilerinde hiçbir suç bulmadılar… Yoksa, itlafa karşı çıkan, bu işi veteriner hekimlerin sorumluluğuna verip koruyucu hekimliği savunan WHO’da mı “meslek şovenisti”, yoksa onlarda mı ‘militan’ hayvan korumacı?!.. Bu konuda veteriner hekimlerle “hayvan korumacıların” iş birliği yapmasının gerekli olduğu ne kadar açık değil mi?

KUDUZLA BAŞA ÇIKAMAYIŞIMIZIN DİĞER NEDENLERİ

Kuduz hastalığıyla başa çıkamayışımızın nedenleri arasında, coğrafi durumumuz ve sınırlarımızda hayvan hareketlerinin engellenememesi, “sahipsiz hayvanların üremelerinin kontrol altına” alınması, kayıt ve aşılanmasındaki eksiklikler” ve “yaban kuduzuyla mücadeledeki zafiyetlerden” bahsettik. Şimdi, iki önemli nedenden daha bahsedeceğiz.

Bunlardan birincisi özellikle kırsal yörelerdeki halkımızın kültürel durumu ve bu hastalığı iyi tanımıyor oluşudur. “Güneş altında fazla kalan” veya “çiğ et yiyen köpek kudurur” gibi hurafelere inananlar, sağlıklı köpeklerin bile kuduz taşıyıcısı olduklarını sananlar vardır. Bu ve benzeri hurafeler halkımızın köpeklerden korkmasına ve bu mükemmel sevgiden mahrum kalmasına neden olmuştur.

Halkın bilgisizliği dışında, kuduzla mücadelede yetersizliğin en önemli ikinci nedeni, Tarım Bakanlığı ve belediyelerdeki hatalı yapılanmadır. Bu konuyu biraz daha açmamız gerekiyor. Şu an ülkemizde kuduz ve benzeri hastalıklarla mücadeleye uygun kurumsal bir yapılandırma yoktur. Bilindiği gibi bu tür hastalıklar hayvanlardan insanlara bulaşır ve dolayısıyla hayvanlarda engellendiği takdirde bulaşma zinciri kırılmış olur. O halde, bu iş veteriner hekimlerin görevidir. Ülkemizde il bazında kuduz gibi bulaşıcı hastalıklarla mücadele tarım müdürlüklerinin görevidir. Peki Tarım il müdürlüklerini veteriner hekimler mi yönetir? Birkaç istisna dışında hayır! O halde, hastalıklarla mücadeleyi tarıma emanet etmiş bir ülkede bu hastalıkların engellenememesine fazla şaşmamak gerekir.

Tarım Bakanlığı ve il teşkilatları hem tarım ve hayvancılık, hem de hayvan hastalıklarının engellenmesi konularında görev yapar. İl müdürü veteriner hekim olduğu takdirde tarımdan ne kadar anlarsa, ziraat mühendisi müdür olduğunda hayvan hastalıklarından o kadar anlar. Böylece bu ülkede ne ziraat doğru dürüst yapılır ne de hayvan hastalıklarıyla mücadele edilebilir. Yapılması gereken bu iki konunun birbirinden ayrılması ve tarım bakanlığı çatısı altında da olsa “veteriner işlerinin” ayrı şekilde yapılandırılmasıdır. Şu an, AB ülkelerindeki yapı da bu şekildedir. AB’ye girene kadar da bu yapının değişmesi uzak gibi görünmektedir.

Ülkemizde kuduzla mücadeleden sorumlu olan Tarım Bakanlığı bünyesinde sadece 2 bin veteriner hekim çalışmaktadır. Geniş bir yüzölçümüne ve zengin bir hayvan varlığına sahip olan, 80 milyon insanın yaşadığı, sınırların kontrol bile edilemediği ve böylece hastalıkların kol gezdiği bu ülkede olması gereken memur veteriner hekim sayısı en az 10 bin’dir. Bırakın olması gerekeni, şu andaki mevcut sayı, mevcut norm kadronun dahi çok altındadır. Örneğin, 40 kadronun olduğu bir ilimizde sadece 4 veteriner hekim çalışmaktadır. Hem de ne şartlarda! Bir çok haktan mahrum durumda, çok kötü çalışma koşullarında ve gerçekten olağanüstü fedakarlıklarla çalışmaktadır. Bunca fedakarlığa rağmen, bulaşıcı hastalıklarla mücadelede araç, gereç vb. yoksunluğunun üzerine bir de motivasyon eksikliği eklenince verimli bir çalışma ortamının oluşması hayalden öteye gidemez.

KUDUZLA MÜCADELE BÖYLE Mİ OLUR?

1985′ten bu yana hastalıklarla mücadelenin kalelerinden olan “Veteriner Araştırma Enstitüleri” bir bir kapatılıyor; uzmanlık müessesi rafa kaldırılmış durumda; veteriner hekimler kayıt, evrak işlerinden başlarını kaldırıp esas görevlerini yapamıyorlar . Şu an üç önemli enstitümüzün daha kapatılmak üzereyken kuş gribi nedeniyle kapanmalarının ertelendiği söylentisini duyuyoruz. Hatta, yakında laboratuar olamaması nedeniyle kuş gribi teşhisi için uzak laboratuarlara gönderilen kanatlı numunelerinden önemli bir bölümünün yollarda bozulduğu ve gerekli tetkiklerin yapılamadığı söyleniyor. Umarım bu olaylar enstitülerimizin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. Sadece enstitüler kapatılmıyor, aynı zamanda çeşitli bulaşıcı hastalıklara karşı aşı üretimleri durduruluyor ve bu aşılar ancak dışarıdan ithal yoluyla temin ediliyor. Yani trilyonlarla ifade edilen parasal kaynaklar “tekelci aşı firmalarına” aktarılıyor. Yeni çıkan bir yasayla belediyelerde veteriner hekim istihdamı ve veteriner işleri müdürlüklerinin olup olmaması belediye başkanlıklarının inisiyatifine bırakılıyor. Ve yasa çıkar çıkmaz Türkiye’deki belediyelerin neredeyse üçte ikisi veteriner hekim kadrolarını iptal ediyor. Çünkü belediyelerin gündeminde ‘hayvan hastalıklarıyla mücadele’ diye bir şey yok…

Veteriner kadrolarını kaldıran bu kurumlar itlâf ekiplerini kaldırmıyorlar. Sesi soluğu çıkmayan hayvanları itlâf ederek bir şeyler yaptıklarını gösteriyor ve günü kurtarıyorlar. Belediyelerin, itlafların çözüm olup olmayacağını, bu işlemi takiben köpek popülasyonunun daha da artıp artmayacağını sorgulamak gibi dertleri bulunmuyor. Kısacası hatalı yapılanma nedeniyle WHO (Dünya Sağlık Örgütü)’nun önerilerini (yukarıda değinmiştik) göz önüne alan bilinçli stratejiler oluşturulamıyor.

» Hastalıklarla mücadelede kaynaklar doğru yerde kullanılıyor mu?
- Kuduzla mücadelede yukarda saydığımız nedenlerden dolayı yeterli sayıda veteriner hekim yok, motivasyon yok, yaban hayatında kuduza yönelik bir çalışma yok, şehirdeki sahipsiz köpeklerin kayıt altına alınıp aşılanması ve kısırlaşmasına ilişkin çalışmalar yetersiz. Kuduzla mücadele için ciddiyetiyle uygulanan bir plan ve program göremiyoruz. Bu nedenlerden ötürü, hastalıkla mücadele için ayrılan paranın yetersizliği değil, ‘paranın yönetiminde’ sorunlar olduğunu söyleyebiliriz.
Bir belediyede çalışan meslektaşımız beni arayıp belediyeye sokak hayvanları ve barınak giderleri için ayrılan bütçenin -kolaylıkla temin edilen sahte faturalarla- barınak için harcanmış gibi gösterildiğini ama aslında bu amaçla kullanılmadığını ve nereye aktığını, kimin cebine girdiğini bilmediğini söylüyor. Ayrıca aşılayıp kısırlaştırdıkları köpeklerin birkaç gün sonra ‘itlaf ekipleri’ tarafından zehirlendiklerini ağlayarak anlatıyor. “Kısırlaştır, aşılat sonra da itlaf et (öldür)”. Kaynakların nasıl israf edildiğini görüyor musunuz?

Daha külliyetli miktarların ‘insan aşıları’ için harcandığını hepimiz biliyoruz. Yani trilyonlarla ifade edilen parasal kaynaklar ‘tekelci aşı firmalarına’ aktarılıyor.
Mevcut kaynakların israfı bir yana, ‘kuduz polemiklerinin’ bu ülkeye faturası gerçekten çok ağır olabiliyor. Bazen öylesine bir kuduz salgını tablosu çiziliyor ki, turistler bile rezervasyonlarını iptal ettiriyorlar. Bunların getirdiği ekonomik kayıpları hesaplamak dahi mümkün olmuyor.
Ondan sonra, “Vergilerimin sokak köpeklerine harcanmasını istemiyorum” diyen köşe yazarları ortaya çıkıyor. Ne yazık ki, vergilerimiz sokak köpeklerine değil, rantiyelere ve tekelci aşı firmalarına akıyor.

» Kuduzun engellenememesi kimlerin işine yarıyor?
- Gazetelerdeki doğru ya da yanlış kuduz haberleri (zamanında bazı gazetelerde basit ısırma hadiselerinin bile kuduz paniği başlığı altında duyurulduğuna tanık olduk), ‘sokakta yaşayan hayvanlardan’ kurtulmak isteyen bazı belediyelerimizi muhtemelen gayet memnun ediyor. Yine bazı belediyeler kuduzla mücadele adı altında ekipler ve göstermelik barınaklar kuruyorlar ve bu amaç için ayrılan bütçeyi, yukarda değindiğimiz gibi belki başka yerlerde kullanıyorlar belki de özel şahıslara ihale edip bazı yolsuzluklara kılıf hazırlıyorlar.
İnsanlara yapılan aşı ülkemizde üretilmiyor, dolayısıyla mevcut para kaynakları sorunu çözmek için kullanılmıyor, ithalatçı firmalara akıtılıyor. Zaman zaman da kuduz söylentileri çıkıp aşı tüketimi artınca ithalatçı firmaların kasaları doluyor.

» Okuyucuların sık sorduğu bir soruyu yanıtlayalım: ‘Her yıl harcanan bu kadar parayla ülkemizde aşı üretilemez mi?’
- Aşı üretimi gerçekten zor ve masraflıdır. Devlet bu konuyu özel sektöre bırakma taraftarı bir politika izliyor. Aşı firmaları ise; daha karlı ve zahmetsiz bir yol olan ithalatı seçiyor. Devlet ise; hangi hastalık için olursa olsun ilaç ve aşıda dışa bağımlılığın ciddi bir stratejik hata olduğunu bile bile buna göz yumuyor. Görünen o ki, aşılara harcanan trilyonlarla ülkemizde aşı üretilebilir ancak, bu üretim ithal aşı kadar zahmetsiz ve karlı olmadığı için özel sektör bu yolu tercih etmez. Devlet kendisi yapmasa bile, bu konuda özel sektöre destek olmalı ve aşı üretiminin ülkemizde yapılması sağlanmalıdır.

 

Kuduzla mücadele için koruyucu veteriner hekimlik hizmetleri yeterli mi?

E-posta Yazdır PDF

Ülkemizde ve dünyada kuduza bağlı insan ölümlerinin yüzde 99′u ne yazık ki kuduz köpeklerden kaynaklanmaktadır. O halde, kuduzla mücadelede sahipsiz köpeklerin kontrolünün taşıdığı önem inkar edilemez. Ancak, sadece köpekleri yok etmeye yönelik bir mücadele politikasından bahsederseniz, şüphesiz bu da kabul edilemez. Öncelikle şunu sorgulamalıyız: Acaba, ülkemizde bulaşıcı hastalıklarla mücadele için yeterli bir alt yapı var mıdır? Yaban hayvanlarının aşılanması vd. koruyucu hekimlik hizmetleri ve eğitim başta olmak üzere her şey layığıyla yapılmış da sıra köpeklere mi gelmiştir?

Dünyadaki, hayvanlardan insanlara geçebilen 200′den fazla hastalıktan 40′ının ülkemizde bulunduğu belirtilmektedir. Ülkemiz coğrafi konumu, kara sınırlarının genişliği, birçok komşu ülkede veterinerlik hizmetlerinin yetersizliği gibi nedenlerle ülkeler arası yayılabilen bulaşıcı hastalıklar (kuduz da buna dahildir) bakımından büyük risk altındadır. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Türkiye’de, şap, brusella, çiçek, kuduz, tüberküloz, şarbon, koyun ve keçi vebası gibi hastalıkların kontrol altına alınamadığını bizzat itiraf etmektedir. Buna rağmen ülkemizde koruyucu hekimlik hizmetleri oldukça yetersizdir. Bunun nedenlerini önceki yazılarımızda anlatmaya çalıştık. Ancak, ülkemizde geçtiğimiz sene kuduzdan ölen insan yokken, ne yazık ki, ” Kırım-Kongo kanamalı ateşi” ve “kuş gribi” gibi hayvandan insana geçen hastalıklardan dolayı insan ölümleri olmuştur. Hala, bu ölümlerden ders alınmamış; hala, veteriner sağlık hizmetleri tarımın gölgesinden kurtulamamış; hala bu hastalıklarla mücadeleyi gerçekleştirebilecek dinamik, yeterli sayıda personel ve donanıma sahip bir veteriner teşkilatı kurulamamıştır. Bu teşkilatın olmayışının ceremesini bu güne kadar en fazla köpekler, kuşlar ve şüphesiz insanlar çekmiştir. Yarın hangi hayvan türünün itlafına sıra geleceği bilinmemektedir. Örneğin, tavşanlardan insanlara geçebilen hastalıklarda -ki 2004 yılında Kars ve Amasya illerimizde tularemi salgını görülmüştü- bir artış gündeme gelirse, mevcut yapıyla koruyucu hekimlik hizmetleri yapılamayacağından tüm tavşanlara karşı savaş açmaktan başka çare kalmayacaktır.

» Koruyucu hekimlik neden bu kadar önemli?
- Bu konuda Vet.Hek. Adnan Serpen’in AB Veteriner Hekim Platformu’nda yayınlanan değerli görüşlerinden alıntı yapmak istiyorum: “Ülkemizdeki sağlık sistemine baktığımızda lüks hastane açma, ambulans, ilaç ve çılgınca medikal malzeme harcamalarıyla, tedavi hekimliğine öncelik verilmektedir. Türkiye’de tedavi hekimliğinin toplam sağlık hizmetlerindeki oranı yüzde 50′nin üzerindedir, AB’de ise bu oran yüzde 17 civarındadır. Yani bu ülkelerde, daha fazla ekonomik yarar sağlayan koruyucu hekimliğe önem verilmektedir. Tedavi hekimliği uygulamalarına rağmen her hasta yeterli sürede, bilimsel normlara göre muayene olabiliyor mu? Hayır! Dünya Sağlık Örgütü yıllar önce bir hastanın doktor tarafından ideal muayene edilme süresini 20 dakika olarak saptamıştır. Ülkemizdeki hasta yoğunluğunu dikkate aldığımızda bu sürenin uygulanması mümkün değildir. Oysa bu yük ancak korucu hekimlikle azaltılabilir. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nda ise, 1985 yılında başlatılan uygulamalar nedeniyle koruyucu hekimlik hizmeti diye bir şey kalmadı; ülkemiz bulaşıcı hayvan hastalıklarından geçilmez hale geldi, Zoonozlarla mücadelede multidisipliner koruyucu hekimlik hizmetlerine önem verilmesi gereklidir. Bu hizmetlere gereken önemin verilmemesi nedeniyle, başarı elde etme şansımızın zor ve tesadüflere bağlı olduğuna inanıyorum”.

» Koruyucu hekimlik hizmetlerinin önemsenmemesinden çıkar sağlanıyor olabilir mi?
-Bu hizmetlerin aksamasıyla, yani insanlara geçebilecek hastalıkların hayvanlarda yok edilememesiyle daha fazla insan hastalanmakta, böylece hastaneye, ilaca ve sağlık malzemelerine müthiş paralar harcanarak bazıları köşeyi iyice dönmektedir. Bu hastalıklardan sadece birinin insanlardaki tedavisi için harcanan rakam (yani trilyonlar), bulaşıcı hayvan hastalıklarının tümünü kapsayan koruyucu hekimlik hizmetleri için ayrılan ödenek kadardır. Bu ifademizle koruyucu hekimliğe ayrılan ödenekle tedavi edici hekimliğe ayrılan ödenek arasındaki uçurumu iyice vurgulayabildiğimize inanıyorum. Sorunun yanıtına gelince, şüphesiz bu ihmalin amacı birilerinin ‘çıkar sağlaması’ değildir, ama birileri gerçekten ciddi çıkarlar sağlamaktadır.

» Köpekleri yok ederek hastalığın önüne geçme düşüncesi ne derece bilimseldir?

- Evcil bir hayvanda kuduzun görülmesinin suçu, bu hayvan türünü evcilleştirip yaşadığı ortamının hazırlanması, beslenmesi, sağlığı, vb. konularında kendiliğinden sorumluk aldığı halde, onları koruyamayan insanoğluna aittir. Kuduzdan korunmada sahipsiz tüm köpeklerin yok edilmesi belki etkili olabilir ama bu işlem bizleri de insanlık yolundan uzaklaştırır. Köpekleri evcilleştirip insansız yaşayamaz hale getiren, ev ya da sokaklarda yaşamaya mahkum eden ve onu uygarlığın gelişimindeki her aşamada sömüren insanlık, en yakın dostumuz diye övdüğümüz bu canlıyı hastalıklardan da korumaya mecburdur. Veteriner hekimin görevi de budur. Hayvanlar korunduğu takdirde insanlar da bu hastalıktan korunacaktır.

İnsani değerlere ters düşen bir bilim mantığı düşünülemez. Hastalıklardan korunma adına işlenen cinayetlerden elde ettiğimiz kazançlar, kaybettiğimiz insanlıktan daha değerli olamaz. Kaldı ki, aynı bilimi bu köpekleri yok etmek yerine, insanları teşvik ederek sahiplendirmek için kullanmak da mümkündür. Bunun da tek yolu, toplumun nitelikli bir hayvan sevgisine ve ‘haklarına saygı’ duygusuna sahip olmasıdır. Bu, özellikle sosyoloji ve sosyal psikoloji alanında çalışan bilim insanlarımızın konusudur. Kısacası kuduz sevgiyle yenilecektir…

» Neden veterinerlik fakültelerinde ‘hayvan sevgisi’ öğretilmiyor?

-Sık sorulan bu sorunun bence net bir yanıtı var: “Hayvan sevgisi dersle öğretilemez”. Kimseye “hayvanları sevin, tamam mı?” gibi bir söz söylemenin yararı olmaz. Tıp fakültelerinde de insan sevgisi öğretilemez. Yine de birçok veteriner fakültesinde hayvan haklarıyla ilgili dersler anlatılmaya başlandı. Fakat, “sevgi” okullarda değil, yaşamayla kazanılır. Neticede, fakültelerimize gelen öğrenciler farklı bir toplumdan gelmiyorlar ki, toplumun genel yapısından farklı olsunlar. Keşke mevzuat uygun olsaydı da bu öğrencileri seçerek alabilseydik. Buna rağmen hayvanları çok seven, aldıkları yüksek puanlarla bir çok fakülteye girebilecekleri halde, bu sevgilerinden ötürü veteriner fakültelerini tercih eden birçok öğrencimiz olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Diğer yandan, ülkemizde veteriner fakültesi sayısı en fazla 5 tane olması gerekirken 20′yi aşmış durumdadır. Koşullar böyleyken bu fakültelere giriş puanlarının yüksek olması söz konusu olamaz. İşte en büyük hata, yaşamla ilgili eğitim veren bu önemli fakültelere eldeki kısıtlı imkanların bu kadar çok sayıdaki fakülte arasında pay edilerek eğitim kalitesinin düşürülmesidir. Sırada açılması planlanan yeni fakülteler de var. Gelin hayvanlarımız adına, hepimiz bu yeni fakültelerin açılmasına karşı çıkalım! Çok sevdiğimiz bu canlıların sağlığının, bazılarının siyasi menfaatlerine alet edilmesine müsaade etmeyelim…

 

Hayvanlarla Uğraşan Kimselerin Kuduz Hakkında Bilmesi Gerekenler

E-posta Yazdır PDF

Isırılarak kuduz virüsünü alan bir köpek, hastalığı bulaştırmaya ne zaman başlar? Kuluçka süresi köpeklerde ne kadardır?
-Hastalığın yayılmaya başlaması için, virüsün ısırık yarasından girmesi, burada çoğalması, beyne ilerlemesi, buradan da tükürük bezlerine ilerlemesi gerekir. Virüs “kanda” ya da “tükrük” dışındaki diğer vücut sıvılarında bulunmadığı için tek bulaşma yolu tükürükle olmaktadır. Virüs beyne ulaştığı zaman burada iltihaba neden olur ve bunun sonucunda kuduz belirtileri görülmeye başlar. Virüs alındıktan sonra, hastalık belirtilerinin görülmesine kadar geçen süreye ‘kuluçka’ süresi denir. Köpeklerde bu süre genellikle iki haftayla üç ay arasında değişir. Ancak istisnai olsa da bu sürenin kısaldığı ya da uzadığı vakalar olabilir.

» Virüsü alan ancak henüz kuduz belirtisi göstermeyen köpekler hastalığı yayabilir mi? Virüs yayılımı ne kadar süre devam eder?
-Köpek ısırılır ısırılmaz bulaştırma başlamaz. Ancak virüs, hastalığa ait belirtiler görülmeden 3-7 gün evvel tükürük bezlerine gelir ve hastalık yayılmaya başlayabilir. Virüs sürekli olarak tükürükte bulunmaz; bulunma oranı yüzde 60-70 civarındadır. Kuduz belirtileri görülen hayvan bir hafta içersinde ölür ve bu süre içersinde virüsü bulaştırma olasılığı devam eder…

» İnsanlarda kuluçka süresi ne kadardır?
-İnsanda genellikle 3 - 8 hafta arasında değişir. Köpeklerde olduğu gibi, nadir de olsa bu süre uzayabilir ya da kısalabilir.

» Kuluçka süresi neden bu kadar değişkendir?

-Bu süre, ısırılan bölgenin elbise, çizme vb. ile korunup korunmadığına, tükürükte bulunan virüs miktarına, ısırılmayla alınan virüs yoğunluğu ve gücüne, ısırık bölgesinde virüs çoğalmasına uygun bazı hücrelerin varlığına ve sinir hücrelerinin sıklığına, ısırık yarasının büyüklüğü ve beyne olan uzaklığına göre değişiklik gösterir.

» Virüsü alıp kuduz belirtisi göstermeye başlayan köpeğin ölmesi için ne kadar bir süre geçer?
- Kuluçka süresi sonunda hastalık belirtisi gösteren köpeğin kurtulması olanaksızdır. Böyle bir köpek belirtiler başladıktan sonra 2-7 gün içinde ölür.

» Karantina ve müşahede süreleri ne kadardır? ‘Kuluçka’, ‘müşahede’ ve ‘karantina’ kavramları karıştırılabiliyor. Bunlar arasında ne fark vardır?

- Kuduz belirtisi gösteren bir köpek virüs yayar ve 7 gün içersinde ölür. Kuduzdan şüpheli bir köpeği yönetmelikle belirlenmiş olan 10 gün süre içersinde gözlem altına alma işlemine ‘müşahede’ diyoruz. Bu süre içersinde ölmeyen ya da kuduz belirtisi göstermeyen bir köpeğin kuduz olmadığını söyleyebiliriz.
Kuluçka süresini ise yukarıda belirtmiştik. Bu süre içersinde hastalık belirtisi görülmediği gibi, virüs yayılımı ancak bu sürenin sonuna tekabül eder. Kuduz şüpheli bir hayvanı kuluçka süresi içersinde gözlem altında tutma işlemine ise ‘karantina’ diyoruz. Bu süre de ilgili yönetmeliklerce 6 ay olarak belirlenmiştir. Bu sürede kuduz şüpheli hayvan hükümet veterinerince kontrole tabidir. Bu gözlem ev hayvanları için evlerde de olabilir. Sokakta yaşayan hayvanlardan kuduz şüpheli olanların karantina uygulamaları barınaklarda yapılır. Karantina ya da müşahede sürelerince yapılacak masraflar hayvan sahibine aittir. Sokakta yaşayan hayvanlar kayıt altına alınmışsa onlara sahipsiz demek doğru değildir. Bu konuda belediyelerin yükümlülükleri vardır ve belediyeler kayıtlı bu hayvanların sahibi konumundadır. Bu nedenle sokak hayvanlarının kayıt ve denetim altına alınması, gerek kuduz hadiselerinin önlenmesi gerekse de bu hayvanların sahipsiz sayılarak, yönetmelik gereğince kuduz çıkan bölgelerdeki itlaflarının engellenmesi açısından çok önemli bir husustur.

» Aşının genellikle korunma amacıyla ve etkene maruz kalınmadan önce işe yaradığını biliriz. Kuduzda etkene yani virüse maruz kalındıktan sonra yapılan aşı nasıl fayda sağlıyor?
- Aşılar, hastalık etkeni vücuda girip çoğalmadan önce yeterli miktarda bağışıklığı sağlamak amacıyla uygulanır. Kuduz virüsünün ısırık yarasından beyne ulaşabilmesi için geçen süre, bize aşıyı yapıp bağışıklık elde etmek yeterli zamanı tanır. Virüsün ısırık yarasından beyne ulaşması çok hızlı değildir. Yara bölgesinde çoğaldıktan sonra beyne doğru günde 8-10 mm hızla ilerler ve ısırık yarasının beyne uzaklığına göre değişen süre zarfında aşı yoluyla bağışıklık sağlanırsa, virüs oluşan antikorlar sayesinde hastalık yapamadan yok edilir. Beyne yakın olan ısırık yaralarında bu sürenin daha kısa olması nedeniyle aşının yanı sıra serum uygulanması sayesinde vücuda doğrudan bağışıklık maddeleri verilmiş olur.

» Kuduz, köpekten insana veya köpekten köpeğe nasıl bulaşır ve daha önemlisi nasıl bulaşmaz ?

-Kuduz hastalığı, kuduran hayvanın tükürüğünde bulunan virüsün, ısırık yarası veya başka bir şekilde bütünlüğü bozulmuş deriden geçmesi ya da çok nadir de olsa virüs ihtiva eden tükürüğün göz, göz kapağının altı, ağız ve burnun içini kaplayan müköz zarları aşması, sinir dokusundan zengin olan kornea gibi doku nakilleri ya da kan emen yarasaların çok sayıda olduğu mağaralarda solunum yoluyla bulaşabilir.

Yukarıda değindiklerimizden de anlaşılacağı gibi, kuduzun bulaşması için, istisnaları saymazsak kuduz bir hayvan tarafından deri bütünlüğü bozulacak şekilde ısırılmak gerekir. Isıran köpeğin bu virüsü nakledebilmesi için mutlaka kendisi de kuduz bir hayvan tarafından ısırıldıktan sonra, kuluçka süresini takiben kudurmuş olması gerekir. Yani kuduz olmayan bir hayvanın bu hastalığı bulaştırması tesadüfler haricinde mümkün değildir.
Köpeklerin çiftleşmek dahil birbirleriyle olan her türlü teması, kuduz köpeğin idrar ve dışkısıyla temaslar, kudurmuş hayvanlara ait etlerin pişirildikten sonra yenmesi, kuduz köpeği öpme, okşama, arabaya bindirme, kucağa alma benzeri bir temasla kuduz bulaşmaz.

» Hangi durumlarda aşıya gerek olmaz?

- Ülkemizde yılda ortalama 100 bin kuduz şüpheli ısırık vakasından bahsediliyor. Bu vakaların azımsanmayacak kadar önemli bir bölümü ‘sahipli köpeklere’ aittir ve olasılıkla bir çoğu gereksiz yere uygulanmaktadır.
Örneğin, ısırılma nedeniyle tarafıma yapılan başvurularda ısırılan hayvan sahiplerinin tamamını doktora gönderdim. Ama neredeyse hiçbirini de aşılamaya gerek yoktu. Bazılarında çocuk kendi ev köpeği tarafından ısırılmış, bazıları komşunun bahçesine ziyaret amacıyla girdiği için ısırılmış, bazıları herhangi bir şekilde rahatsız ettikleri köpek tarafından ısırılmış, bazıları da yemek yiyen veya yeni doğum yapmış köpeğe yanaştığı için ısırılmış.
Bakın, kuduz olan köpek, saldırgan dönemdeyken ev sahibi-misafir, çocuk-büyük ayırımı yapmadan herkesi ısırır. Soruyoruz bu insanlara: “Köpek başkasını ısırdı mı?” Cevap: “Hayır”. O halde bu vakalar nasıl kuduz şüpheliymiş ben anlayamıyorum. Hatta, bazıları köpeği tasmasından tutup veteriner kliniklerine getiriyor ve köpeğin kuduz olup olmadığını soruyorlar. Bir doktorun ifadesine göre, kendisine telefon açıp “sahipsiz bir köpek arabamın tekerine pisledi, bana kuduz bulaşır mı?” diye soranlar bile var.
İşte bu gereksiz korkular olduğu müddetçe aşı tüketimimiz elbette artar ve sokakta tek bir sahipsiz hayvan kalmasa dahi aşı tüketimimizde azalma olmaz.

AŞILAMAYA GEREK OLMAYAN DURUMLAR:
O halde hangi durumlarda aşılamaya gerek olmadığı iyice vurgulanmalıdır. Somut olarak söylersek; aşağıdaki durumlarda aşı yaptırmaya gerek yoktur:

    * Bizi ısıran, denetimimizde gezen köpeğimizse ve bu köpeğimizin daha önce kuduz bir hayvan tarafından ısırılmadığını biliyorsak,
    * Bizi ısıran hayvan aşılıysa, ancak başka hayvanlarla denetim dışı temasları olmuşsa gözlenmesi koşuluyla,
    * Etrafta kimseyi ısırmamış bir köpeği herhangi bir şekilde kızdırmak suretiyle ısırılmışsak (bu köpek sahipli ve aşılı değilse gözlem altına almak koşuluyla),
    * Bilmediğimiz bir köpek olsa bile, okşamış, dokunmuş, kucağımıza almışsak, onun dışkı ya da idrarıyla temas etmişsek,
    * Yılan, kurbağa gibi soğuk kanlı herhangi bir hayvanla temas etmiş veya ısırılmışsak,
    * Tavşan, fare ya da benzeri küçük kemirici bir hayvan tarafından ısırılmışsak (Bu hayvanlarda kuduz görülebilir. Ancak şu ana kadar bu hayvanlardan insana bulaşan kuduz olgusuna rastlanmamıştır),
    * Şu an sağlıklı olan bir hayvan tarafından 10 gün veya daha önce ısırılmışsak,
    * Kuduran bir çiftlik hayvanının et ya da sütünü pişirdikten sonra tüketmişsek,
      kuduz aşısına gerek olmayacaktır.

Şüphesiz bu vakaları tam olarak ancak doktorlar değerlendirebilir. Bu nedenle kesinlikle doktora danışmadan karar verilmemelidir. İnternetten ulaşabileceğiniz, 2001 yılında yayınlanan “Sağlık Bakanlığı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Kuduz Korunma ve Kontrol Yönergesi” son derece kapsamlı ve modern bir yönergedir. Doktorlarımız aşı konusundaki kararlarını bu yönergeye göre vermektedir.

» Bu bilgilerin ışığında, insan ısırılmalarında yapılması gerekenler:
-İlk yapılması gereken ısırık yarasının bakımı ve ısıran hayvanın akıbetinin izlenmesidir. Isırık yarasının, sabunlu sularla iyi bir şekilde temizlendikten sonra çeşitli antiseptiklerle dezenfekte edilmesi virüsün sinir dokusuna geçme olasılığını azaltacaktır. Ayrıca, bırakın köpeği, insan ısırması bile olsa tetanoz olasılığına karşı önlemler gerekebilir; bu nedenle doktora başvurulması yararlıdır.

Isıran hayvan sahipliyse sahibine haber verilir ve 10 gün süreyle gözlem altında tutması istenir. Bu sağlandığı takdirde hemen aşı olmaya gerek kalmaz. Ancak, gözlem süresinde ısıran hayvanda kuduza dair belirtiler görülürse aşıya başlanır. Sahipli olsa da, sahibinin denetimi dışında gezen, aşısız köpek ısırmalarında, hastalığın yaygın olduğu bölgelerde hemen aşıya başlanabilir. Yakalanıp gözlem altına alınma imkanı olmayan bir evcil ya da yabani bir hayvan tarafından ısırılma durumunda ısıran hayvan kuduz kabul edilir ve buna göre işlem yapılır. Hemen aşı ve seruma başlanmalıdır.

» Köpekler ısırıldığı zaman yapılması gerekenler:
- Köpeğimizde de aynı şekilde yaranın temizlik ve dezenfeksiyonu çok önemlidir. Mümkünse ısıran köpek gözlem altına alınmalıdır. Isıran köpek kayıpsa kuduz olarak kabul edilir. Yönetmeliklere göre, kuduz ya da şüpheli hayvan tarafından ısırılan köpekler. sahipliyse veya sahipsiz olsa da masraflarını üstlenecek kimseler olduğu taktirde 6 ay süreyle karantinaya alınır. Isırılan köpeklerimiz insanlarda olduğu gibi ısırık sonrası aşı tedavisine alınabilir. Ancak bu uygulama daha önce aşılı olan köpeklerde daha sağlıklı sonuçlar verir.

» Özellikle barınaklarda çalışan gönüllüler sık sık kuduz aşısı oluyorlar. Her ısırma olayında aşı olmaları gerekiyor mu? Barınaklarda köpeklerle sık teması olan hayvan korumacılara korunmak için ne önerilebilir?
- Risk altındaki kişilere ısırma öncesi korunma sağlanması için 0., 7., 28. günlerde toplam üç doz aşı uygulanması önerilebilir. Bu veya başka nedenlerle aşı yaptıranlar kuduza karşı mutlak bir avantaja sahip olurlar. Böyle kişilerin ısırılması durumunda serum uygulamasına gerek kalmayabilir ama aşı düşünülmelidir. Daha önce aşı olması nedeniyle uygulanacak aşı programı daha kısa olacaktır. Örneğin uygulanacak aşı sayısı 6 doz yerine 1-2′ye indirilebilir veya ısıran köpeğin 10 günlük müşahedesi sırasında daha güvenli olarak beklenebilir.

» Isırık yarasına dikiş atılmaz denir bunun istisnaları yok mudur?
- Derin veya geniş bir alanı kaplayan ısırık yaraları, enfeksiyon riski ve estetik kaygılar nedeniyle dikilebilir. Ancak böyle durumlarda yara çevresine kuduz serumu yapılması şarttır.

» Köpeğimize her sene koruyucu aşı yaptırmamız gerekiyor mu?
- Yönetmeliklere göre evet! Kişisel görüşüme göre hayır! Özellikle evden dışarı çıkmayan köpeğe bu aşının yapılması şart değildir. Yine, kuduzun salgın olmadığı ortamlarda, sahibinin denetiminde gezdirilen köpeklere gerekmeyebilir. Her yıl düzenli aşılatılmış hayvanlar yaşlanınca, kuduzun yaygın olmadığı yerlerde aşı tamamen kesilebilir ya da iki senede bire indirilebilir…

» Kuduz her hayvan türünde görülür mü? Örneğin yılan ısırmasıyla kuduz bulaşır mı?
-Tüm sıcak kanlı hayvanlar ‘kuduz virüsü’ ile enfekte olabilirler. Bunlar arasında virüse karşı duyarlılık bakımından farklılıklar olabilir. Ancak, kurbağalar ya da sürüngenler gibi soğuk kanlı hayvanlarda kuduz görülmez. Yani yılan ısırığı ile kuduz bulaşmaz.

» Kuduza duyarlılık bakımından canlı türleri arasındaki farklar nelerdir?

* Virüse karşı az duyarlılar: Kanatlılar
* Orta derecede duyarlılar: Köpek, koyun, sığır, at, yarasa, maymun ve insan
* İleri derecede duyarlılar: Tilki, çakal ve kurt

» Yarasaların kendileri hasta olmadan kuduz taşıdığı doğru mudur?
-Özellikle kan emen yarasalar başta olmak üzere böcek ve bitki yiyen yarasalar da kuduz bulaştırabilirler. Kuduz virüsünün yarasalar tarafından, kendileri hasta olmadan bir süre taşınabildiği bilinmektedir. Kuduz virüsü bulaşan tüm sıcak kanlı hayvanlar ölürken vampir yarasalar bu hastalıktan etkilenmezler. Ama hastalığı bulaştırabilirler; zira virüs bu hayvanların beyin ve diğer sinir dokularına girmez, sadece tükürük bezlerine yerleşir. Ancak bu, bütün vampir yarasaların kuduz taşıdığı anlamına gelmez. Yarasalarla kuduz bulaşması kan emen yarasaların yaşadığı Amerika ve Güney Amerika için önemlidir. Vampir yarasalar son yıllarda Avrupa ülkelerinde tek tük olsa da görülmeye başlanmıştır. Ancak yine de Avrupa ve ülkemiz için önemli değildir.

» Bir yarasa tarafından ısırılma ya da temas durumunda ne yapmalı?
- Ülkemizde yarasa yoluyla bulaşmanın önemi olmasa da temas ya da ısırılma durumunda, geçen haftaki yazımızda belirttiğimiz dezenfeksiyon önlemlerini alıp doktorunuza danışınız. İmkan olursa yarasayı yakalayıp test için bir laboratuara gönderiniz.

» Kuduzun solunum yoluyla bulaşabileceği doğru mudur?

- Normal şartlarda kuduz bir hayvanın nefesi aracılığıyla herhangi bir bulaşma olayı yaşanmamıştır. Ancak, Güney Teksas’ta vampir yarasaların çok yoğun olarak bulunduğu bir mağaraya giren bir insanın kudurması virüsün solunum yoluyla alınabildiğini göstermiştir. Şüphesiz bunun gerçekleşebilmesi için çok özel koşulların oluşması gerekir. Vampir yarasalardan yoğun bir mağara olması ve bu mağarada aerosol halindeki tükürüğün insanın solunum yolu mukozasına teması olmalıdır. Yine bir araştırma laboratuarında benzeri bir ortam oluşmuş, virüsün yapılan bir hataya bağlı olarak aerosol biçiminde havaya yayılmasıyla bulaşma gerçekleşmiştir.

» Hayvanda kuduza ait belirtiler nelerdir?

-Öncelikle tekrar hatırlatmak istiyorum. Kuduz virüsünü alan bir hayvan, kuduza ait belirtiler görülmeden beş gün öncesine kadar bu virüsü yayabilme imkanına sahiptir. Bu nedenle denetimsiz gezen bir hayvan tarafından ısırılma durumunda, hayvanda herhangi bir belirti olmadığı için kuduz bulaşmaz diye bir düşünceye kapılmamalıdır. Kuduz hastalığı sakin, saldırgan veya felç şekli olmak üzere değişik formlarda ortaya çıkar. Genellikle birkaç gün süren bu formlar birbirini izlediği gibi birbirinden bağımsız olarak da görülebilir. Vahşi hayvanlar bile sakin ve anlamsız bir şekilde insanlara yaklaşabilirler. Evcil hayvanlarda da genellikle ilk belirtiler davranış değişimleridir. Sakin dönemde kuytu bir yere saklanma, aptallık yada aşırı korkma hali gibi, sağlıklı bir hayvanda da rastlanabilecek davranış örüntüleri sergileyebilirler. Saldırgan dönemde ise hayvanlar her şeye saldırıp ısırabilirler. Sert cisimleri ısırmalarından dolayı dişlerini dahi kırabilirler. Kimseyi tanıyıp dinlemez, evlerini terk ederler. Başlarını sağa sola vurmak, anlamsız bakmak, duvara dayanıp kalmak gibi sinir sistemine ait diğer belirtiler izlenebilir. Felç dönemi ise yutma kasları ve çenenin felciyle başlar. Hayvan çenesini kapayamaz, tükürüğü dahil hiçbir şeyi yutamaz. Vücudun çeşitli yerlerinde kasılmalar gözlenebilir. Felç gittikçe ilerleyip bacaklara ulaşır. Önceleri sallantılı olsa da yürüyebilen hayvan ileriki dönemlerde tamamen yürüyemez hale gelir ve solunum kaslarının da felci nedeniyle nefes alamayıp ölür. Kuduran hayvanların bazen hiçbir saldırgan tavır göstermeden felç dönemine girebileceği unutulmamalıdır.

» İnsanda kuduzu andıran hastalıklar var mıdır?
- Sinir sistemini etkileyip kaslarda bir takım belirtilere yol açan tetanoz, striknin zehirlenmesi, sara, histeri ve benzeri hastalıklar kuduza benzetilebilir. Ancak hekimlerimiz bu hastalıkları kuduzdan kolayca ayırt edebilirler.

» Köpekte kuduzu andıran hastalıklar var mıdır?
- Sinir sistemini etkileyen köpek gençlik hastalığı, tetanoz gibi enfeksiyon hastalıkları, striknin, fosfor ve kurşun zehirlenmeleri, kan şekerinde düşme, kan kalsiyum seviyesinde düşme ya da yükselme, A vitamin noksanlıkları, şiddetli asidoz, beyin travmaları ve diğer beyin hastalıkları, iç kulak iltihapları, osteoperoz, yavru köpeklerde barsak parazitleri, alt çene ve bacaklarda görülen felçler, çene kırıkları, ağızda yabancı cisimler, sara, aujeski hastalığı ve davranış bozuklukları gibi bir çok durumda kuduzu andıran belirtiler görülebilir. Bu belirtiler bazen yanlış teşhislere neden olabildiği için kesin tanı ancak bu konuda ihtisaslaşmış laboratuarlarda konulabilir.

» Laboratuarlara kuduz şüpheli materyal nasıl gönderilmeli?

-Yönetmeliklere göre, kuduz hastalığının kesin teşhisi için, ölen hayvanın başı bolca tuzlanıp, plastik torbaya sardırılır. Teneke veya tahta bir kutu içerisinde laboratuara gönderilir. Ambalaj üzerine “kuduz” kelimesinin belirgin şekilde yazılması zorunludur.

» Şüpheli materyalden kuduz tanısı nasıl konuyor? Ülkemizdeki laboratuarların teknik donanımı yeterli mi?

-Ülkemizde kuduzun laboratuar teşhisinde Dünya Sağlık Örgütü’nün de önerdiği modern yöntemler uygulanmaktadır.
Bunlar, Histopatalojik Tetkik, Floresan Antikor Tekniği, Deneme Hayvanı İnokülasyonu’dur. Bu yöntemler sırayla uygulanır ve genellikle ilk iki testle yüzde 99 doğrulukta teşhis konulur. Ancak bu yöntemlerle kuduz saptanmamışsa “kuduz negatif” sonucu verilmez. Son olarak, deneme hayvanı inokülasyonu yapılır ve hala kuduza dair bir bulgu elde edilemezse sonuç “negatif” olarak kabul edilir.

» Laboratuarlar yüzde yüz doğru sonuç veriyor mu?

- Veteriner Araştırma Enstitülerindeki oldukça donanımlı olan kuduz laboratuarları deneyimli ve seçkin personel tarafından çalıştırılmaktadır. Normalde hatalı bir sonuç beklenemez. Ancak, bazı laboratuarların, incelenen materyalin getirilirken bozulması vb. gibi durumlarda şüpheye düşerek, insan sağlığı için çok hassas olan bu olguda, işi sağlama almak için pozitif sonuç verdiğini iddia edenler vardır. Bu enstitülerin ne kadar düzenli çalıştığını bilen veteriner hekimler ise bu iddiayı kabullenmezler. Yine de, kafalardaki bu tür şüpheyi gidermenin en iyi yolu, devlet ya da özel şahıslar tarafından zaman zaman ölüm sebebi bilinen hayvanlardan alınan materyallerle laboratuarın denetlenmesi ve güvenilirliğin izlenmesidir.

» Kuduz aşısı yapılmış bir köpeğin, kuduz bir köpek tarafından ısırıldığı halde kudurmayacağı garanti edilebilir mi?
- Elbette hayır! Yapılan her aşının hayvanı korumaya yetecek kadar antikor ürettiğini söylemek olanaksızdır. Bir aşının yeterli düzeyde antikor üretmeyişinin aşıya veya aşının yapıldığı hayvana ait nedenleri olabilir: Kuduz aşıları normal koşullarda hayvanda yeterli bağışıklık oluştururlar. Ancak aşının ithali, ithal eden firma tarafından depoculara dağıtımı, depoculardan eczane ya da hekimlere ulaşması ve sonunda eczane ya da hekimlerin buzdolaplarında bekletilmesi süreçlerinin tamamında soğuk zincir bozulmamalıdır. Bu esnada yapılan depolama hataları, uzun süreli elektrik kesintileri vb. gibi nedenlerle bu zincirin bozulması aşıyı tamamen etkisiz hale getirebilir. Soğuk zincir korunmuş olsa da bazen hayvana ait nedenlerden dolayı istenilen sonuç alınamayabilir. Örneğin, hayvanda bağışıklığı bastıran bir hastalık varsa veya böyle bir tedavi uygulanıyorsa aşıya karşı yeterli antikor yanıtı alınamayabilir. Bu nedenle aşının mutlaka sağlıklı hayvanlara yapılması gerekir. Kişisel kanım, yukarda sayılan nedenlerden dolayı, hayvanlarımıza vurulan aşıların bir kısmı yeterli bağışıklık oluşturmamaktadır. Ülkemizde yaygın bir uygulama olmamasına rağmen, kuduz aşısının ilk defa yapıldığı köpeklere iki hafta arayla ikinci bir aşı uygulanarak oluşan antikor seviyesinin kamçılanmasını kesinlikle öneririm.

Prof. Dr. Tamer Dodurka
Veteriner İç Hastalıklar ve Psikoloji Uzmanı

 

Amerikan Pit Bull Terrier gerçeği

E-posta Yazdır PDF

Pit Bull Terrierlerin kökeni nedir?
Doğada böyle bir köpek ırkı var mıydı?
Yoksa bazılarının iddia ettiği gibi laboratuarda mı üretildiler?

- Bazıları doğada böyle bir ırk olmadığını söylerler. Bu komik bir ifadedir. Doğada bırakın herhangi bir köpek ırkının olmasını, bir zamanlar köpek diye bir hayvan yoktu. Bütün köpekler ve dolayısıyla köpek ırkları kurtlardan türediler. Günümüzdeki köpek ırklarının büyük çoğunluğu insanların istedikleri özelliklere göre farklı şekillerde üretildiler. Pit Bull da değişik köpek ırklarının melezlenmesiyle elde edilmiş bir ırktır. İlginçtir ki, Pit Bull’un türetildiği köpek, günümüzde sakinliği ve yavaşlığı ile tanınan Bulldog’dur. Ancak Bulldog, Roma devrinden tutun 1800′lü yıllara kadar dövüşlerde kullanılan saldırgan yetiştirilmiş bir köpekti. Bull (boğa) adından da anlaşılacağı gibi, özellikle İngiltere’de boğalarla yapılan dövüşlerin vazgeçilmez köpeğiydi. Hatta, o zamanlar İngiltere’de Bulldog’larla dövüşmeden kesilen boğaların etleri fazlaca makbul bile sayılmazdı. İnsan türünün icadı bu dövüşlerde boğanın ayağa kalkması için karnına ateş tutmak veya ayaklarını bıçaklamak gibi korkunç tablolar yaşanırdı. Köpek, boğanın burnunu yakalayarak onu hareketsiz hale getirir ve aynen bugünkü Pit Bull’lar gibi kolay kolay bırakmazdı. Bulldog’lar, İngiltere’de dövüşlerin yasaklanmasından sonra ‘yapay seçilim’ yöntemleriyle, sert görünümlerine rağmen yumuşak ve sakin bir hayvan haline getirildiler (Darısı Pit Bull’ların başına…).

O tarihlerde köpeklerle boğaların dövüşleri yasaklandı ama Bulldog’un dövüşçü karakterinden başka şekilde yararlanıldı. İngiltere’nin Staffordshire bölgesinde saldırgan Bulldog’lar daha çevik olması için çeşitli terrierlerle (oyuklara girerek avı kovalayan küçük köpekler) melezlendiler. Amerika’ya göç eden İngiliz, İrlandalı ve İskoçyalılar bu melezleri daha kilolu ve daha büyük başlı olacak şekilde ayıklayarak üretmeye ve dövüştürmeye başladılar. “Pit” adı verilen arenalarda dövüştürülen bu köpek ırkı UKC (United Kennel Club)’ye Amerikan Pit Bull Terrier adıyla kaydedildi. Ancak Pit Bull’ar, AKC (Amerikan Kennel Club)’ye kayıt edilmedikleri için köpek gösterilerine kabul edilmiyorlardı. Bunun üzerine 1972 yılında, dövüşü anımsatmayacak bir şekilde, yani “pit” adı atılarak ve kökenine bağlı kalınarak Amerikan Staffordshire Terrier adıyla AKC’ye kaydedildiler. Günümüzde de aralarındaki farklıklar çok az olan, hatta bazen ayrımının yapılması çok zor olan bu köpekler iki ayrı ırk olarak kabul edilmektedir.
Bu arada bu köpeğin isminin basın dahil bir çok yerde yanlış kullanıldığını belirtmek isterim. Doğru isim “Pitbull Terrier” değil, “Pit Bull Terrier”dir.

» Dövüş köpeği olarak üretilen ve halen dövüşlerde kullanılan bu köpek ırkının insanlarla arası nasıldır?

- Evet bir dövüş köpeği olarak üretilmiştir. Köpek dövüştürenler, köpeğin cesur, atik, kuvvetli olmalı ama insanlara saldırganlık göstermemesini isterler. Dövüş esnasında kızgın ve gözü hiçbir şey görmeyen bir köpek ufak bir arenada, yanında bulunan hakem ve rakip köpeğin sahibi için tehlikeli olmamalıdır. Bu nedenle insanlara karşı saldırgan olmayanlar Pit Bull’lar üretimde kullanılmış, en ufak saldırganlığı olan Pit Bull üretim dışı bırakılmıştı. Böylece insana yönelik agresyon bu köpeklerin genlerinden atılmaya çalışıldı. O halde iyi bir eğitim ve sosyalleşmeyle Pit Bulların insanlarla arası gayet iyi bir köpek olabileceği söylenebilir. Uluslararası köpek kulüplerinin belirttiği resmi standartlara göre, insanlarla arasının iyi olduğu belgelenmiştir. Öyle ki, Pit Bull’un ilk kaydını yapıp ırk standartlarını belirleyen UKC, bu köpeklerin insanlara, hatta yabancılara bile sıcak davranışları nedeniyle iyi bir koruma köpeği olamayacağını savunmaktadır (Bkz.: www.ukcdogs.com)

Bunun yanı sıra dövüş köpeği acı ve darbelere dayanıklı olmalıdır. Bu özellikleri nedeniyle Pit Bull Terrier, çocukların yaptığı can acıtıcı hareketlere en iyi tahammül eden köpek ırkıdır. İnsanlar Pit Bull’u hep insanlara saldırgan bir ırk olarak tanıdılar. Oysa ki, ülkemizde çok sayıda beslenen “Cocker Spaniel” ırkı köpekler çok daha fazla saldırgandırlar ve dünya genelindeki kayıtlara göre ısıran köpekler listesinin başında yer alırlar. Bir çok süs köpeğinde bile ısırma hadiseleri Pit Bull’lardan çok daha fazladır. Ancak bu ısırmaların sonucu Pit Bull’larda olduğu kadar riskli değildir.
Her türlü köpek, bilinçsiz ya da kötü amaçlı insanların elinde tehlikeli bir hale gelebilir. Ama böyle insanların elindeki Pit Bull ırkı bir köpekse, bu hayvanın gücünden dolayı tehlike daha büyüktür. Isırma sonucunda insanda derin yaralanmalara, ağır kanamalara ve kemik kırılmalarına neden olabilir… Isırma olayları, bu ırkın genel davranış standartlarına uygun olmayıp özellikle “yetiştirme hatalarına” bağlı bireysel olgular olsa da, Pit Bull’lar gücü ve agresyona yatkınlığı göz önüne alınıp iyi şekilde yetiştirilmelidir. Bu nedenle herkesin Pit Bull beslemesi doğru değildir.

Amerikan Pit Bull Terrier gerçeği» Peki Pit Bull’ların bu kötü şöhreti nereden kaynaklanıyor peki?

-Pit bulların kötü şöhreti bu güçlerinden daha çok, haklarındaki hurafelerden kaynaklanmaktadır. “Isırdığı zaman çenesinin kilitlenmesi veya çenesinin birkaç tonluk sıkma kapasitesine sahip olması” gibi tamamen uydurma haberler bu hayvandan korkulmasına yol açmıştır (Bu iddialar tamamen uydurmadır. Bilimsel hiçbir yönü yoktur. Pit Bull’ların çeneleri diğer hemen hemen aynı yapıya sahiptir. Anatomik fark sadece ölçülerdedir. Herhangi bir kilit sistemi mevcut değildir. Isırdığı bölgeyi kolay kolay bırakmak istememesi nedeniyle kilitlenmiş bir görünüm alabilse de gerçek bir kilitlenme söz konusu değildir).

Böyle hurafelerden hoşlanan dünya medyası diğer köpek ırklarının saldırılarına yer vermezken Pit Bull saldırılarına özel bir ilgi gösterir oldu. Bu haberlerden sonra, beklenenin aksine Pit Bull’lara ilgi arttı. Özelliklesaldırganlık arayan kişiler, imaj için bu köpeklerden edinmeye başladı. Tabi ki, bu insanlar bire yüz katarak köpeklerinin ne kadar güçlü olduklarını sağa sola yaymaya başladılar. Onları ruhsat gerektirmeyen bir silah olarak yanlarında taşıyıp daha da sert olmaları için ellerinden geleni yaptılar. Şöhreti sayesinde piyasa değeri yükselen Pit Bull’lar yine böyle insanlar tarafından çoğaltılmaya ve kendileri gibi bilinçsiz insanlara satılıp yaygınlaşmaya başladı. Tabi ki, bu olanlardan sonra daha fazla Pit Bull hadiseleri duymaya başladık. Son günlerde duyduğumuz saldırı haberleri yine bilinçsiz insanların ellerindeki Pit Bull’lardan kaynaklanmıştır. Medya şöhreti sever. Pit Bull şöhretlidir. Hele ki, ısırdığı kişi de şöhretli olursa medya için mükemmel bir haber ortaya çıkar. Bu günlerde Pit Bull’un gündeme oturmasının yegane sebebi de böyle bir haberdir.

Medya Pit Bull haberlerine öylesine meraklıdır ki, Pit Bull’la alakası olmayan köpeklerin saldırılarını bile Pit Bull saldırısı”dehşeti” olarak duyurduğuna hepimiz zaman zaman tanık olmaktayız. Ne yazık ki, bu haksız şöhretten dolayı ve bilinçsiz insanların hataları nedeniyle Pit Bull’lar aile köpeği olarak yerini git gide kaybetmekte ve bu mükemmel aile köpeği bir çok ülkede değişik ölçülerde yasaklanmaktadırlar.

Prof. Dr. Tamer Dodurka
Veteriner İç Hastalıklar ve Psikoloji Uzmanı

 

Köpeklerde Yalnızlık Endişesi

E-posta Yazdır PDF

Gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?

Köpeklerde Yalnızlık EndişesiOldukça iri, güçlü ve cesur karakterli bir köpeğiniz var. Onunla övünüyorsunuz, çünkü bir tehlike karşısında sizi koruyacağına tam olarak eminsiniz. Hatta bir keresinde, sabah gezintisindeyken karşınıza aniden çıkan bir köpek sürüsüne tek başına saldırmak istemişti ve siz onu zor tutmuştunuz. Etrafınızdaki herkese, sizi korumak için, yaşamını tehlikeye atacak kadar cesur olduğunu anlata anlata bitiremiyordunuz. Ama bir gün, cesareti hakkındaki fikrinizin değişeceği aklınızın ucundan bile geçmemişti.

Uzun süren yaz tatili bitmişti ve artık işinizin başına dönmeniz gerekiyordu. O gün köpeğinizi evde yalnız bırakarak işinize gittiniz. Nasıl olsa eviniz cesur köpeğinize emanetti… Ancak, eve döndüğünüzde korkunç bir manzara sizi beklemekteydi. Eşyalar dağıtılmış, perdeler parçalanmış, koltuklar oturulamayacak hale gelmişti. Dehşet içersinde, bunu kimin, niçin yapmış olabileceğini düşünmeye başladınız. Cesur köpeğiniz evdeydi fakat garip bir hali vardı. Sizi büyük bir sevinçle karşılamıştı ama şimdi suç işlemiş çocuklar gibi masum ve çekingen davranıyordu. Bir süre sonra olayın failinin köpeğinizden başkası olmadığını anladınız. Ona bağırıp çağırdıktan ve epeyce haşladıktan sonra bunu neden yapmış olabileceğini düşünmeye başladınız.

Önce, uzun süredir evde ilk defa yalnız kaldığını ve sizi protesto ettiğini düşündünüz. Ama hayır! Eve döndüğünüzdeki masum hali protestocu bir köpeğinkine benzemiyordu. Her halde, sıkıntısını gidermek için bir çeşit oyundu yaptıkları… Belki de, çok sıkıldığı için akşam eve geldiğinizde dikkatleri üzerinde toplamayı amaçlamıştı. Bu defa onu affettiniz.
Bütün geceyi eşyaları toparlamakla geçirdikten sonra tekrar işinize gittiniz. Ve akşam olup eve döndüğünüzde aynı manzarayla ne yazık ki bir kez daha karşılaştınız. Bunun ardı arkası kesilmedi. Her akşam aynı şey yaşandığı için, işe giderken köpeğinizi bir odaya hapsetmeye başladınız. Ama bu sefer de komşular, köpeğin akşama kadar uluduğundan şikayetçi oldular. Gerçekten içinden çıkılmaz bir durumdu.

Son çare olarak veteriner hekiminize koşup durumu anlattınız. Köpek davranış uzmanlarıyla yapılan konsültasyon sonucunda durumun hiç de tahmin ettiğiniz gibi olmadığı ortaya çıktı. Köpeğiniz evde yalnız kalınca korkuyor ve korkudan kaynaklanan gerilimini eşyaları parçalayarak gideriyordu. Tıpkı birisine kızan bir insanın sofradaki tabakları devirerek rahatlamaya çalıştığı gibi…

O cesur ve korusun diye evinizi bile emanet ettiğiniz köpeğin korkak çıkmasına mı yanarsınız, yoksa bu sorun giderilene kadar kaybedeceğiniz zamana mı, yoksa parçalanan eşyalara mı? Haklı olarak çok kızdınız köpeğinize. Hatta, onu sokağa atmayı bile düşündünüz bir ara… Ama veteriner hekim onun, bu davranışı isteyerek yapmadığını, kabahatin biraz da sizde olduğunu anlatınca bu düşüncenizden utandınız ve onu iyileştirmek için her türlü fedakarlığa hazır olduğunuzu belirterek hekiminizden yardım istediniz.

Her hayvan sahibinin başına gelebilecek bu olayın iç yüzü nedir?
Bu kadar cesur ve güçlü köpekler neden korkmaktadır? Bunda hayvan sahibinin suçu var mıdır?
Gelin birlikte irdeleyelim:

Köpeklerde oldukça sık rastlanılan bu sorunun adı “yalnızlık endişesi”dir. Ülkemizde ve dünyada yapılan araştırmalarda köpeklerde en sık görülen davranış sorunlarından biri olduğu anlaşılmıştır.

Köpek, sahibi evden çıkınca (genellikle çıktıktan birkaç dakika ile bir saat içinde) hatta, bazen çıkacağını anlar anlamaz endişelenmeye, huzursuzlanmaya başlar. Genellikle küçüklüğünde yalnız kalmaya alıştırılmayan köpeklerin sorunudur. Fakat, anneden erken ayrılan köpeklerde daha sık görülür. Bazen köpeğin geçirdiği ruhsal travmalar (sahibinin veya aile fertlerinden birinin ölümü ya da evden ayrılması vb.) sorunun ileriki yaşlarda bile ortaya çıkmasına yol açabilir.
Bu endişe hali, bazen de hayvan sahibinin çalışma programındaki değişiklerden kaynaklanabilir. Belli sürelerde yalnız kalmayı kabullenmiş olan köpek, bu süre herhangi bir nedenle uzatıldığında kendini teskin edemeyip endişe davranışları gösterebilir. Bazen ev halkından birisi, örneğin tatil nedeniyle gündüzleri de köpeğiyle beraber olur, ancak tatil bittiğinde onu gündüzleri yalnız bırakmak zorunda kalır. Bu durum, köpeğin yalnız kalma konusundaki alışkanlıklarını bozabilir. Yine kendi evinde yalnız kalabilen bir köpek, farklı bir eve taşınıldığında endişelenebilir.

Bazı durumlarda yalnız kalmak, köpeğin korkmasında tek başına etkili olmaz. Ancak, yalnızlık nedeniyle zaten gergin olan köpek, ev içinde bazı sesler duyması nedeniyle korktuğunda gerginliği iyice artar ve yalnızlık endişesi belirtileri göstermeye başlar.

Peki bu cesur hayvan neden bu kadar endişelenmektedir?

“Köpeklerin doğasında yalnızlık yoktur” dersek abartmış sayılmayız. Bunu daha iyi anlayabilmek için köpeğin atası sayılan kurtlarda yalnızlık olup olmadığına göz atalım:

Köpekler sürü hayvanıdır; dolayısıyla birbirleriyle ilişkileri olan sosyal canlılardır. Köpek hem kendi hem de insan toplumuyla sosyal ilişkiler kurabilme yeteneğindedir. Köpeklerin ataları olarak kabul edilen kurtların birbirleri arasındaki sosyal bağlar ise köpeklerinkinden çok daha kuvvetlidir.

Vahşî yaşam koşullarında hayatta kalabilmek, hayvanların kolektif olarak avlanabilme ve savunabilme becerilerine bağlıdır. Vahşî yaşamda tehlike her yerden ve her zaman gelebilir. Bu nedenle kurtlar her an tetikte ve grup halinde yaşayan hayvanlardır. Hele ki, bu ortam kurt yavrusunun kendisini tek başına savunabileceği bir ortam hiç değildir. Bu nedenle, özellikle yavrular, istisnaları saymazsak, yalnız bırakılmazlar. Sürü ava gittiğinde bile, götürülemeyecek kadar ufak yavrular başı boş bırakılmaz; onları korumak için bir kurt görevlendirilir ve bu kurt, yavruların etrafından fazla uzaklaşmaz. Yani kurtlar ve özellikle yavrular hemen hemen hiç yalnız kalmazlar.

Kurtların evcilleşmiş torunları olan köpekler, yaşları ne olursa olsun ömür boyunca kurt yavrularının davranış özelliklerini taşırlar (buna neoteni denmektedir). Kurt yavruları gibi, yalnız kalamazlar. Yani yalnız kalmak, buna alışmamış köpekler için endişe verici bir durumdur. Yükseklik korkusu gibi bazı korkuların bizlere atalarımızdan kaldığını dikkate alırsanız, köpeklere atalarından kalma olan yalnızlık korkusunu daha iyi anlayabilirsiniz.
Bazı köpek ırkları bu soruna daha yatkındır. Örneğin ataları bir çok köpeğin aynı ortamda görev yapan (örneğin; sürek avında olduğu gibi) köpek ırkları daha sosyal olup yalnızlığa karşı daha tahammülsüzdür. Hele ki, bu enerjik bir köpekse, yalnız kalmak onun için daha da zor hale gelir. Aksine, tek başına avda kullanılan köpek ırkları bu soruna karşı daha dirençlidir.

Doğal nedenlerden kaynaklanan bir korkuysa, sorunun gelişiminde hayvan sahibinin etkisi olabilir mi?

Köpekler gibi gelişmiş ve öğrenme yeteneği yüksek olan hayvanların doğumdan sonraki ilk davranışları birtakım içgüdüsel dürtüler tarafından belirlenir. Ancak, hayvan çevresinden öğrendikleri ile ilerdeki davranışlarına yön verir. Bir davranış, ne kadar kalıtımın etkisi altında olursa olsun, çevresel faktörlerin etkisiyle ya iyice yerleşir ya da unutulur gider. Örneğin, bir köpek insanlarla birlikte yaşayacağı eve pislememesi gerektiğini doğuştan bilmez; hayvan sahibinin yardımıyla bu davranışını kontrol etmeyi öğrenir. Aynı şekilde, köpeğe evde yalnız kalabilmesi öğretilebilir ve köpek bunu öğrenmeyi başarabilir. Çalışan bir çok hayvan sahibi, köpeklerine farkında olmadan bu eğitimi verir. Çünkü işe gitmeleri sayesinde köpek daha küçük yaşlardayken evde yalnız kalmaya alışır. Eğer öyle ya da böyle köpek yalnız kalmaya alıştırılmazsa ileriki dönemlerde bu sorun ortaya çıkar. Bu eğitimi vermeyen köpek sahibi tabi ki bundan sorumludur.

Yalnızlık endişesi olan köpek nasıl anlaşılır?

Bu tür köpeklerin çoğu yalnız kaldığında yemeklerini yemek istemez, bazıları ise kendisini rahatlatabilmek için endişesini başka davranışlara yansıtır. Örneğin havlar, ağlar, eşyalara zarar verir, gazeteleri, kitapları veya ulaşabildiği nesneleri dağıtır, bazı eşyaları kemirir, bazılarını devirir, perdeleri kopartır, kabloları dişler, özellikle sahibinin kokusunun yoğun olduğu çorap gibi eşyaları ortaya getirir. Kendi kokusunu yayıp güvenini artırmak amacıyla ya da korku sonucu kendine hakim olamadığı için evin çeşitli yerlerine işer veya dışkılar. Bazen sahibinin yatağına işer ki, bu bölgede sahibinin koku yoğunluğu fazladır. Böylece ortama kokusunu da yayarak kendisini daha güvende hisseder. Bazen de kusma, ishal gibi psikosomatik belirtiler gösterir.

Endişelenen köpekler, endişelenmenin şiddetine göre, bu sayılan davranışların bazılarını veya tamamını değişik yoğunlukta sergileyebilir. Bazen tek belirti, giriş kapısının önünde bulunan bol miktardaki tükürük salgısıdır. Bunlardan başka, aşırı hareketlilik, ilgi çekme davranışları, hayvan sahibinin evden çıkmasına engel olmak amacıyla sahibine yönelik agresyon veya hayvan sahibi eve döndüğünde sergilenen aşırı sevinç ve selamlama hareketleri ya da suçunu bilip sahibini yatıştırmak için yapılan bazı davranışlar bu sorununun belirtisi olabilir.
Bazen bu belirtiler diğer davranış sorunlarıyla karıştırılabilir.

Sorunu gidermek için ne yapılabilir?

Şüphesiz en iyisi hastalığın ortaya çıkmasının engellenmesidir. Bir köpek yavrusu, sahibine devamlı eşlik edemeyeceğini anlamalıdır. Bu amaçla yavru köpek gittikçe arttırılan sürelerde, tek başına bırakılarak yalnızlığa alıştırılır. Ayrılık endişesi en çok, tek köpek bulundurulan evlerde görülür; birden fazla hayvan olduğu taktirde bu sorundan korunabilir. Ancak köpek, ayrılık endişesini yaşamaya başladıktan sonra çoğu kez, bir kedi veya köpeğin katılımı da sorunu düzeltemeyebilir. Bunun yanı sıra, pek az hayvan sahibi evde sorunlu bir hayvanla uğraşırken ikincisini alma taraftarıdır. Zaten bazı vakalar kardeşleriyle beraber olan köpeklerde de görülebilir. Bu durumlarda köpeğin kendini güvende hissettiği yer, kardeşlerinin veya arkadaşlarının değil, sahibinin yanıdır. Yani köpekteki endişenin giderilmesinde türdeşleri etkili olamayabilir.

Hayvan sahibi her zaman olduğu şekilde dışarı çıkmak için hazırlanırken köpek, sahibinin çıkacağını bazı sinyallerden algılar (örneğin, arabanın anahtarını almak, ayakkabısını giymek gibi). Bu ayrılma sırasında mahzunlaşarak depresif davranışlar gösterebilir. Bazı hayvan sahipleri, köpeğinin mahzunlaştığını görünce, ona güven verme amacıyla sevgi ve güven dolu sözler söylerler. Bu sözlerin, hayvanın mahzunlaşmasını pekiştirmekten başka bir işe yaramadığı bilinmelidir. En uygun davranış, köpeği ile hiç ilgilenmeden evden çıkmaktır.

Sorun, bizzat sahibinin uygulayacağı davranış terapisiyle çözülebilir. Hayvan sahibinin zamanını alan bir çalışma yapılacaktır. Köpek gittikçe artan sürelerde, hekimin çizdiği plan doğrultusunda yalnızlığa alıştırılmaya çalışılır. Hekim, endişe giderici ilaçlar da önerebilir. Hayvan yalnız kalmaya alıştığında, ilâç azaltılarak kesilir, davranış tedavisi bir süre daha devam eder ve sorununun tamamen kalktığından emin olunca bırakılır.

Köpek günlük planlı yürüyüşlerinden sonra yalnız bırakılırsa, çalışma daha rahat yapılabilir. Birçok vakada egzersizin olumlu etkileri görülmüştür. Hayvan sahibi evden çıkmadan evvel yoğun egzersiz uygulayarak, evden çıkma sırasında veya kısa bir sürede olsa, köpeğin daha sakin olmasını sağlayabilir. Bu durumda hem köpeğin enerjisi hem de gerginliği azaltılmış olur.

Hayvan, çiğneyebileceği türden oyuncaklarla oynarsa gerginliği azalacak, ayrıca yukarda bahsettiğimiz gibi eşyaları çiğneme yerine bu oyuncağı tercih edebilecektir. Bu oyuncak ilgi çekecek cinsten olmalıdır. Hayvanı uyarmak amacıyla sesli olabilir veya oyuncak içersine et parçaları konularak, hayvanın kokuyla uyarılması sağlanabilir. Işık, TV, radyo ya da teybin açık bırakılması bazen yararlı olabilir. Bu oyuncakların verilmesi ya da TV benzeri aletlerin açılması tam da evden ayrılış anına denk getirilmemelidir. Zira bir süre sonra bu işlemlerle evden ayrılma arasında ilişki kuran köpek, bu işlemler yapıldığında endişeye koşullanır.

Köpek eğitim okullarında ayrılık endişesiyle uğraşmak etkili bir yol değildir. Bir çok eğitimli köpek de ayrılık endişesi çekebilir; zira bu olay itaatsizlik veya eğitim eksikliği ile değil, stresin etkisiyle ortaya çıkar. Köpek eğitimdeyken bu sorunu yaşamaz. Aynı eve, aynı koşullarla dönüldüğünde, sorun yine görülür.
Hiçbir canlının yalnızlık çekmemesi dileğiyle…

Prof. Dr. Tamer Dodurka
Veteriner İç Hastalıklar ve Psikoloji Uzmanı

 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 - 4